İnhalasyon Nedir Sonda Nedir Tedavisi Google

Sonda Nedir, Sonda Kullanımı

Sonda çok çlarla yapılabilir. Genellikle, sonda deyimi idrar torbası ile ilgilidir. İdrar torbasını boşaltmak da in­celemek amacıyla, idrar yolundan incecik tüpün idrar torbasma kadar uzatılması işlemi sonda adını alır. îdrar torbası­nın ve yollarının mikroplanmasını önlemek için işlemin son derece temiz ve mikropsuz ortamda dikkatle yapılması ge­rekir. nedenle sondanın doktor da uzman tarafından uygulanması gereklidir. Prostat vakalarında idrarın sürekli alı­nabilmesi için sonda kullanılır.

İnhalasyon Nedir, İnhalasyon Tedavisi

İlaçların gaz da buhar halinde akciğerlere verilmesi yönte­midir. Bazı maddelerin buharlaştırılarak akciğerlere verilmesi en eski tedavi yollarından biridir. Evlerde uygulanan en basit yöntem ğudur. ğu maddesi, kaynar suyun içine atılır ve oluşan buhar kuvvetle solunur. Bunun için başın üstüne ör­tü örtmek uygundur. yöntem, solunum yollarının açılması ve burun akıntısının sağlanması için kullanılır. ğudan sonra boğaz bölgesinin üşütülmemesi için hastanın sıcak odada kal­ması uygundur. Astım nöbetlerinde, ğudan çok aerosol kul­lanılmaktadır. (oksijen inhalasyon)

Aerosoi tedavisi: gazın sıvı maddeyle karıştırılmasıyla edilir. Aerosol ile, sıvı maddenin akciğerlere kadar ulaşması ve akciğerlerin doğrudan etkilenmesi sağlanır.
Antibiyotik ve sülfamitler de solunum yollarının dezenfeksiyonu için aerosol olarak verilebilir.

İlaçlar

En yaygın tedavi ilaçlarla yapılan tedavidir. İlaçların kullanı­lışında doktorun talimatı kesinlikle uygulanmalıdır. İlaçlar za­manında ve öngörülen miktarlarda verilmelidir. Eğer doktor tarafından birden fazla ilaç verilmişse, bunların verilmesi ge­reken zaman ve miktarlarının karıştırılmamasına dikkat etme­lidir. İlacın hasta tarafından alındığından kesinlikle emin ol­malıdır. Baygın ve sürekli kusan hastaların ağız yolundan ilaç almalarının anlamı yoktur.
Doktor tarafından verilen ilaçlar öngörülen sürede etki göstermiyorsa, durumdan doktora hemen bilgi verilmelidir.

Bazı ilaçlar uzun süre saklandıkları takdirde etkilerini ve özelliklerini kaybederler. nedenle, ilaçlar doktora sorulma­dan saklanmamalıdır. Bazı ilaçların saklanış özelliklerine ke­sinlikle dikkat edilmelidir.

ilaçlar ancak kana karıştıktan sonra etkilerini gösterirler. İlacın kana karışma süresi ilacın cinsine ve niteliğine göre de­ğişir. ilaç kanla birlikte vücuda yayıldığı zaman, yalnız hasta olan bölgeyi etkiler.

Hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar ağız, mide ve bağırsak dokusunu örten zarları tahriş etmeyecek şekilde ha­zırlanmış tablet ve drajeler halinde yapılır. Bazı ilaçlar da da­mar yolu ile verilir. Damar yolu ile verilen ilaçların etkisi da­ha çabuktur.

İlaçlar genellikle ağız yoluyla alınır. Ağız yoluyla alman ilaçların bölümü midede, bölümü onikiparmakbağırsağında, bölümü de incebağırsaklarda çözülür. Bazı ilaçlar doğrudan doğruya ağız yoluyla kana karışır. Damla halinde olanlar doğrudan dilin üstüne damlatılır, tablet halindeki ilaç­lar da dil altında eritilir.

İlaçların kullanılışı: Önemli olan hastanın ilacını zamanın­da ve gerektiği miktarda almasıdır. nedenle, bakıcının ilaç­ları eliyle hazırlayıp hastaya vermesi zorunludur. Sıvı ilaçlar verilmeden önce iyice çalkalanmalı ve ölçüsüne dikkat edilmelidir. Ölçüsünden fazla konulan sıvı da toz ilaçlar tek­rar şişesine da kutusuna konulmamalıdır. olarak, ilaç­ların alınış şekillerinin kutularının üzerine yazılması uygun olur.

Çocuklar genellikle ilaç almaktan hoşlanmazlar. ne­denle bazen ilacın çocuğa zorla verilmesi gerekir. takdirde ilacın acı etkisini hafifletmek için sıvı ilaç mümkün olduğu ka­dar dilin gerisine boşaltılır.

Drajeler çiğnenmeden yutulmalıdır. Yiyecek da içecek­lere karıştırılarak alınması gereken ilaçlara katılan yiyecek ve­ içecek miktarı fazla olmamalıdır. Çünkü ilaç katıldığı yi­yecek ve içeceğin tadını bozar, da yiyecek veya içeceğin kısmı artabilir. ğlı ilaçlar miktar sütle birlikte verilebilir. ğlı ilacın bıraktığı etki lokma ekmek yenmesiy­le giderilebilir.

Makattan verilen fitil, kalınbağırsak zarının ilacı çok ça­buk eritme niteliğinde olması nedeniyle, etkisini çabuk göste­rir. Kabızlık halinde fitilin etkisi geç görüleceği için, ön­ce bağırsakların lavman yoluyla temizlenmiş olması gerekebi­lir. Fitil önceden kılıfından çıkartılır, sonra çe ıslatılarak makattan sokulur. Yetişkinler fitili kendileri de koyabilir. Ço­cuklar fitilden hiç hoşlanmazlar ve konan fitili ıkınmak sure­tiyle atmak isterler. nedenle, çocuklara fitil konduktan son­ra kaba etleri sıkıca tutularak fitilin erimesi beklenmelidir. Fi­tiller kakao ğından yapıldıkları için vücut ısısında çok ça­buk erirler. Bunun için de fitili koruyucusundan çıkardıktan sonra uzun süre tutulmamalı hemen makata konulmalı­dır. Fitillerin serin yerde saklanması uygundur.
Enjeksiyonlar, yani halk dilinde iğneler deri altına, adale­ye ve damar içine yapılabilirler. Damardan verilen ilaçlar, ila­cın doğrudan kana verilmesi nedeniyle çok çabuk etki yapar­lar. Damar iğneleri doktor, diplomalı hemşire da sağlık me­muru tarafından yapılmalıdır.

Bazı ilaçlar deri ve müköz dokunun yerel tedavisinde kul­lanılır. Fakat yolla da ilaçların bölümü kana karışarak bütün organizmayı etkiler. Göz, burun, kulak, boğaz, bronşlar, idrar yolları, kadının dölyolu organlar da çoğu kez dıştan ilaçlamayla tedavi edilirler. Dölyoluna sürülecek merhem, toz ve sıvı ilaçlar hastanın kendisi tarafından uygulanabilir.
Dıştan tedavi için kullanılacak ilaçlar pudra, merhem, fi­til, yakı ve sıvı halinde olabilir. Pudra, merhem ve yakı ha­lindeki ilaçlar temizlenmiş deri üstüne doğrudan uygulanır; ge­rekirse deri üstü gazlı bezle örtülür.

Pudra halindeki ilaçlar genellikle yaraların temizlenmesin­de, pansumanında göz banyolarında kullanılır. Merhem, sıvı da ğ halindeki ilaçlar derinin ovulma­sında ve masajında kullanılır. Ayrıca, merhemler yaraların iyi­leştirilmesinde de uygulanır.

Fitiller, önce de belirtildiği makattan kullanılır. Dölyolu için kullanılan fitiller doğrudan dölyoluna sokulur.
Yakılar, derinin üstüne doğrudan uygulanır. Yakı kulla­nıldığında sargı gereksizdir, çünkü vücut sıcaklığında yakı ken­diliğinden deriye yapışır.
Sıvı halindeki ilaçlar hem içten hem de dıştan kullanılır. İçten kullanılan sıvı ilaçlar şurup şeklindedir. Dıştan kullanı­lan sıvı ilaçlar genellikle pansuman, gargara ve ğu için uy­gulanmaktadır.

Cevre ve Duyu Organlari Google

Çevre ve Duyu Organları

Yarasa, balina ve yunus duyulamayan ses ötesi dalgalar yardımı ile yönlerini bulurlar. Yılanlar ise sağırdır. Bunlar, yılan oynatan fakirin flütünden çıkan sese de­ğil, onun hareketlerine tepki gösterir. Böcekler ultraviyole ışığı görür. Ultraviyole ışığa duyarlı olan filmle, çiçek resmi çekilirse, normalde göremediğimiz yapıları izleyebiliriz

Bazı hayvanlar, bizim algılayamadığımız olayları hisseder, kolayca anlaya­bildiğimiz veya algılayabildiklerimize tepki göstermezler. Ne hayvan, ne de insanlar kendilerini saran ve gerçekten var olan hakikatlerin tümü ile ilgili bilgilere sahip de­ğildir. Ancak uygun ve yeterli organları taşıyan hayvanlar çevrelerini algılar. Evrim sürecinde, şam için önemli olan duyu organları gelişmiştir. İnsanlar ilave organlar geliştirip duyu organlarının işleyişine destek olmuşlardır. şekilde ultraşal, ultra­viyole, radyoaktivite ve kozmik ışınlar için uygun olan ölçüm aletleri yapılarak nor­malde algılanamayan gerçek değerler edilebilir. Örneğin yarasanın ultraşal alan­daki işlevlerini kaydedebilir ve ölçebiliriz; hayvanın gördüğü çevreye ait re­sim hakkında görüş belirtmek çok güçtür. Bizim için bölgede bulunan ci­simleri ışıkla değil de ses ötesi dalgaları kullanarak kaydeden dünya düşünülemez. Manyetik alan duyusu arılar ve kuşlarda; elektriki alan duyusu ise sadece balıklarda kanıtlanabilmiştir.

Aramalar:

Çocuklarda Kulak İlhitabı Google

Kulak iltihapları

Çocuklarda Kulak İltihabı
Önceden de gördüğümüz çocuğun burun-boğaz hastalıklarında komplikasyon olarak ortaya çıkar.
Ateş yükselmesi, ağrı ve bazen de kusma­nın eşlik ettiği , doktor müdahalesi ge­rektirir. Çok küçük çocuklarda, her türlü ateş yükselmesi ve sindirim bozukluklarında, kulakta iltihap aranması gerekir.

Fakat bazı hallerde, özellikle kısa süreli ve çabuk başlayıp biten kulak iltihaplarında, hastalık ihmal ediliyor. Oysa kulaklardan ge­lecek her türlü akıntı, doktor tarafından mu­ayene edilmelidir. Küçük-büyük kim olursa olsun kulak iltihabının ihmali, insanda sa­ğırlığa kadar ciddi arızalar yaratabilir.

Bunalti Nevrozu Bunalti Bozuklugu Nedir Google

Bunaltı Nevrozu, Bunaltı Bozukluğu, ve Sosyal Bunaltı

Bunaltı ortada neden yokken, tehlikenin yaklaştığı kaygısına ve güçsüzlük duygusuna kapılarak iç sıkıntısı duymak biçiminde tanımlanabilir; şiddeti kaygıdan derin ve güçlü korkuya kadar değişebilir.

Bunaltı (anksiyete) terimi psikiyatri­de çoğu kez kavram karışıklığına yol açacak biçimde kullanılır. Bunun başlı­ca nedeni terimin herkesin paylaştığı kesin tanımının olmamasıdır.
Bunaltı dış dünyadaki gerçeklerden kaynaklanmayan ciddi tehdit edilme duygusuyla ilişkilidir. duygu insa­nın bedeninde, sinir sisteminde ve zi­hinsel şamında bazı tipik belirtilerle ortaya çıkar. Bunaltının korkuya benzer yanları vardır; geleceğini sandığı kötülüğün acısını çeker ve bunu bi­linçaltında şanmış deneyimlerle bü­tünleştirir. korkuda dışarıdan ge­len gerçek ve nesnel tehlike söz ko­nusuyken bunaltıda tehlike şinin ken­disinden kaynaklanır; dışarıdan bakıldı­ğında herhangi açıklaması, görünür hiç tehlike yoktur.

Dış Tehlikelere Yanıt Olarak Bunaltı

Bunaltıyı belirleyen öğeler bireyseldir. Bunaltının nedenleri arasında bazı şilik özellikleri ve derin iz bırakan gerilimler önemli yer tutar. bunlar yeterince açık betimlemeler değildir ve kesin kli­nik, bulgulardan çok akılcı kavramsal modellere dayandırılmıştır. Kuşkusuz bunaltının fizyolojik ve nesnel yönleri, korkuda görülenlerden çok farklıdır.

“Bunaltı çağı” olarak adlandırılan günümüz ile geçmiş arasındaki tek ay­rım bugün şamın gerilimli ve hareketli olması değildir. Zamanımızın karmaşık tehlikeleri karşısında insanla­rın artık anında, etkili ve yalın davra­nışsal tepki göstermemeleri de önemli farktır. Bütün bunları dikkate ala­rak, uygulamada büyük önem taşıyan iki noktaya değinmek gerekir.

Birincisi, tanı sorunudur. Hastanın öyküsündeki tipik duygusal bozuklukların ve bunlara bağlı belirtilerin tanına-mamasıyla bunaltı gözden kaçabilir. Öte yandan bunaltının beden ve sinir sistemindeki belirtileri asıl hastalıkmış yorumlanabilir. Bazen bunaltı be­lirtileri hasta tarafından dile getirilemez ve birbiriyle çelişkili çok klinik ince­leme yapılması gerekebilir. Bazen de bunaltı derindeki ağır ruhsal ve organik hastalıkları örtmeye yarar.

İkincisi, bunaltı çok durumda ­şinin belirli uyaranlara ve dış tehlikele­re karşı gösterdiği, tümüyle normal ve yerinde duygusal tepki de olabilir.

Normal olarak bunaltı güçlüğü aşmak, gidermek ve sonunda sorun ol­maktan çıkarmak için şinin silah kullandığı davranışlardır. biçi­miyle de nevrotik bozukluğa işaret
anksiyete nevrozundan farklı ola­rak genellikle olumsuz değil, şinin ol­gunlaşma süreci için gerekli, çok önem­li öğedir. Çocuğun davranışları, ­şiliğini de önemli ölçüde etkileyen eriş­kinlerin istekleri doğrultusunda gelişir ve yapılanır. süreçte çocuk yeterin­ce sevgi ve onay (güven, destek) gör­mezse bunaltı için elverişli ortam yaratılır.

Bunaltı hoş olay değildir ve her birey ruhsal savunma mekanizmalarını kullanarak duygudan kaçınmaya ça­lışır. mekanizmaların kullanılması her zaman hastalığa işaret etmez; özellikle genç şlarda şilik gelişimi­ni belirleyen tepkilere neden olur. ­naltı tehlikeye yanıt olarak ortaya çıkar. Sorun tepkinin normal mi, yoksa hastalık niteliğinde mi olduğunu belirleyebilmektir.

Bunaltının şiddeti ve süresi özellikleri belirdiği duruma uygun dü­şüyorsa, bunun organizmanın dış uya­ranlara yanıt vermesini sağlayan nor­mal ve temel tepki olduğu söylene­bilir. tür tepki bireyin kendini savunarak şamını sürdürmesi açısın­dan çok işlevseldir. Oysa çok olguda bunaltı normal ölçüler dışında, koşul­larla uyumsuz ve hastalık niteliğinde duygusal tepki olarak belirir. du­rumda fiziksel rahatsızlıklara da neden olabilir.

“Normal bunaltı” ile “hastalık dere­cesinde bunaltı” arasındaki sınırı belir­lemek olanaksız değilse de çok zordur. Klinik açıdan bunaltının şiddeti çok de­ğişebilir. Çok ve orta şiddette ol­gularda bunaltı “normal” sayılabilir, zamanla çok ilerleyerek hastalık ölçülerine de varabilir. aşamaların sonunda ayrıca ciddi bedensel sorunlar gelişebilir. Normal ile hastalık derece­sinde bunaltı ayrımında temel alınacak ve olguların çoğunda geçerli olabilecek dört ölçüt önerilebilir:

• Bunaltının şiddeti, sıklığı ve süresi.
• Bunaltıyı yaratan olayın ciddiliği ile. bunaltı tepkisinin şiddetinin birbirine denkliği.
• Bunaltının yol açtığı fiziksel rahatsız­lığın derecesi.
• Normal alışkanlıklardaki bozulmanın (örneğin yerlerden kaçma, sıradan iş yapamama) derecesi.

Hastalık Derecesinde Patolojik Bunaltı

İnsan bunaltıyı denge ve uyumu­na yönelik tehlike biçiminde algıla­dığından bilinçli da bilinçdışı olarak dizi savunma sürecini başlatır. ­naltı belirtileri durumun nedeniyle karşılaştırılamayacak kadar şiddetliyse ve savunma mekanizması yetersiz kalan şi belirtileri denetlemeyi başara­mazsa bunaltı nevrozundan söz edilir. Bunaltı nevrozu en basit, en az karma­şık nevroz türüdür. bunaltı nevro­zu tanısının konabilmesi için önce bü­tün öbür bunaltı nedenlerinin araştırılıp elenmesi gerekir.

Bunaltı nevrozunun görüldüğü in­sanların çoğunda bazı ortak şilik özel­liklerine rastlanır. Bunlar genellikle ­naltı eğilimli, çocukluk ve ergenlik çağlan güvensizlik içinde geçmiş, aile­den gelen korkulan bulunan şilerdir. Bunaltıda şilik yapısı çok önemlidir; bunda kalıtsal öğeler kadar özellikle an­ne babanın yeterince eğitici olmadığı durumlarda büyüme çağında edinilmiş davranış biçimlerinin de belirleyici etki­si vardır.

şilik özelliği olarak bunaltı yat­kınlık bütün bunaltı nevrozu hastaların-da açıkça görülür.
Bazı psikanaliz okulları bunaltının olası nedenleri arasında doğum travma­sının da önemli yer tuttuğunu savunur. Hatta bazı araştırmacılara göre do­ğum anı, özellikle ailesel yatkınlığı olan bireylerde ciddi sonuçlara yol açan psikolojik şok yaratabilir. Doğum travmasının şam boyu üstesinden ge­linemez ve Freud’a göre doğum anı, bi­reyin bunaltı deneyimidir.

BUNALTININ ÖZNEL RUHSAL BELİRTİLERİ

• Korku
• İç sıkıntısı
• Gerginlik
• Tehlike beklentisiyle duyulan
Korku
• Aşırı kaygı ve aşın uyanıklık
• Sabırsızlık ve huzursuzlu
(yerinde duramama)
• Çabuk yorulma
• Dikkatin çabuk dağılması
• Bellek bozuklukları
• Uykusuzluk

Bunaltı Belirtileri

Bunaltı nevrozu çeşitli biçimlerde orta­ çıkabilir. durumda, belirli nesnelerle karşılaşıldığında da hiç görünür neden olmadan belirebilir. tür nevroz belirtilerinin sıklığı, şiddeti ve özellikleri şilik yapısına bağlı ola­rak bireyden bireye değişir.

Bunaltı nevrozunda bedensel (soma­tik) ve ruhsal (psikolojik) kökenli ol­mak üzere iki ayn türden belirtilere rastlanır. Belirti ne kadar özgül, yani sı­nırlan belirgin ve kesin ise o kadar bü­yük olasılıkla organik kökenlidir. Buna karşılık dağınık ve betimlenmesi güç belirtilerin ruhsal kaynaklı olduğu düşünülür.

Bunaltı duygusal düzeyde korku, güvensizlik, huzursuzluk, uyanla­ra aşın yanıt verme ve saldırganlık belirtilerle ortaya çıkar. Düşünsel dü­zeyde hasta mantık yürütme ve dikkati­ni yoğunlaştırmada güçlük çeker. Be­densel bozukluklar arasında ise baş dönmesi sinir sistemini ilgilendiren belirtilere, deriyle ilgili olarak avuç içi, ayak tabanı ve koltukaltı terlemeleriyle solgunluk da ani yüz kızarmasına, kalp atışlarının hızlanması kalp-damar sistemi bulgularına, sindirim sis­teminde mide bulantısı, ishal, kabızlık yakınmalara, sisteminde hare­ket düzensizliklerine, ayrıca sık idrara çıkma boşaltım sistemi belirtilerine rastlanır.

Utangaç ve güvensiz şilik yapısıy­la bağlantılı olarak geceleri kâbus gör­me, idrar kaçırma ve tik biçiminde bo­zukluklar ortaya çıkabilir. Bunaltının kronikleşmiş olduğu şilerde ise ­likle uyuma zorluğu, derin uyuyamama ve kâbus görmeden başlayarak ruhsal kaynaklı bedensel (psikosomatik) hasta­lıklara kadar varabilen belirtiler görü­lür.

olgularda bunaltının uyarıcı işa­ret vermek biçimindeki işlevsel yararı artık kalmamıştır. şi akılla bağdaşma­yan çsız işler yapmaya başlar. Ayrı­ca ölüm ve delirme korkularıyla besle­nen derin kaygı içindedir.

Bunaltı Stres Krizlerinin Özellikleri

Bunaltı krizi, gündüz da gece gelebi­len, birkaç dakikadan birkaç saate ka­dar, hatta bazen fazla sürebilen, aynı gün ve gece içinde yineleyebilen nöbettir. Titreme, terleme ve ağlamayla birlikte hastada şiddetli panik görülür. Bazen bunlara görsel varsanılar (halüsi-nasyon) ve ani ölüm korkusu da eşlik eder. Göğüs kafesinde sıkışma duygu­suyla birlikte “hava açlığı” belirir. Hasta sık soluk almaya başlar. Sonunda kanda kalsiyum düzeyi düşer ve parmaklarda, ellerde ve ağız çevresinde duyarlılık be­lirir. gerginliğine bağlı ağrılarla, ka­fa arkası ve alında duyulan inatçı baş ağrılarına sık rastlanır. Baş ağrısı akşa­ma doğru artarak bütün başa yayılır. ­şinin metabolizma ve sinir sistemiyle il­gili yapısal yatkınlıkları dışında bo­zuklukları ortaya çıkaran etkenler ikiye ayrılabilir. Bunlardan dış etkenler aile ve toplum kökenlidir. şinin aile çevresinde ve toplum içinde şadığı çok olumsuz ve acı veren deneyimler bunal­tının başlıca dış etkenlerini oluşturur.

İç etkenler ise ruhsal çatışmalardan kaynaklanır. Doyucuru biçimde çözüle­meyen da durdurulamayan ruhsal ça­tışmalar, şide sevgisiz kalma, öz dene­timini yitirme, ekonomik çökme (iflas) çok çeşitli korkulara neden olur.

Bunaltı Ayırıcı Tanı Teşhis

Bunaltı hem bedensel, hem de ruhsal ni­telikli çok hastalıkla karıştırılabilir. Dolayısıyla ayırıcı tanı bütün olası­lıkların araştırılmasını gerektirir. Vücu­dun herhangi sistemini ilgilendiren ra­hatsızlık belirtilerinin nedenleri ayrıntılı incelemeler yapılarak ortaya çıkarılma­lıdır. Yukarıdaki açıklama anımsanacak olursa şiddetli panikle birlikte görülen bunaltı krizi belirtileri önemli ölçüde miyokart enfarktüsünü taklit edebilir.

Ayrıca ruhsal çöküntü (depresyon) sendromu da belirgin bunaltıyla or­taya çıkabilir.

Bunaltı Tedavisi

Bunaltı nevrozunun temeline inen teda­vi ile bunaltı krizi tedavisi arasında ay­rım yapmak gerekir.

Bunaltının Öznel Fiziksel Belirtileri

İstemsiz hareketleri, Terleme, Ağız kuruması, Titreme, Çarpıntı, Göğüste sıkışma, Hava açlığı, Baş dönmesi ve “dağılma” duygusu, Bedensel yorgunluk, Bulantı “Boğaz düğümlenmesi”, İştahsızlık, Sindirim sistemi bozuklukları, Sık sık idrara çıkma, Gerginliğe bağlı baş ağrısı, Çeşitli fiziksel hastalık belirtileri

Gerginlik (stres) ne zaman ortaya çıkar?

Gerginlik, organizmanın yeniliklere uyum göstermesinin gerektiği da ruhsal-bedensel dengeyi bozabile­cek bedensel ve duygusal gerilimle­rin sürekli etkisinde kaldığı ­larda gelişir.

Panik da büyük korku nöbetle­ri bunaltı belirtisi midir?

Panik nöbeti bunaltının en ağır biçi­midir. Ölüm ve delirme korkusunun yanı sıra genellikle nefes darlığı, çarpıntı, aşın terleme, bütün vücutta felç duygusu fiziksel belirtilerle birlikte ortaya çıkar. çok olguda özellikle göğüste olmak üzere yay­gın ağrılar görülür. Kalp krizini düşündürebilen ağrılar birkaç daki­ka da birkaç saat sürebilir ve iki gün içinde yavaş yavaş geriler.

Bunaltı ile korku arasında ne fark vardır?

Bunaltı şinin yaklaştığına inandı­ğı, tanımadığı tehlike karşı­sındaki duygusal gerginliğidir. Kor­ku ise gerçek tehlikeye karşı ve­rilen duygusal yanıttır.

Bunaltının çocuk ve erişkinlerde görülen biçimleri farklı mıdır?

Erişkinlerde bunaltı ve bunaltı nev­rozu belirtilerini tanımak görece da­ha kolaydır. Erişkinde şilik geliş­mesi tamamlanmış olduğundan, “olağan” dışı sapmaları ayırt etmek zor değildir. Oysa çocuklarda şilik gelişmesi sürmekte olduğundan ola­ğanlık ve nevroz arasındaki sınır be­lirsizdir. Bazı psikiyatrlar çocukta orta şiddetteki bunaltı nevrozunun çocuğun hızlı toplumsal (aile, okul) ve bedensel gelişimi dikkate alındı­ğında normal ve işlevsel olduğu görüşündedir.

Köklü nevroz tedavisinin bedensel ve ruhsal olmak üzere birlikte uygula­nan iki yönü vardır. Bunaltı bedensel belirtiler veriyorsa ayrıntılı tıbbi mu­ayene zorunludur. Fiziksel bozukluk olasılığı ancak böyle muayeneden sonra elenebilir ve hastanın konuda­ endişeleri giderilir.
Bunaltının türlerinin tedavisinde önce psikoterapiyle başlamak ve hastaya anlamda güven vermek önemlidir.

Bunaltı çözücü ilaçlar miyasteni ( zayıflığı) hastalığında kesinlikle kul­lanılmamalıdır.
Kronik solunum yetmezliği olanlarda çok dikkatle kullanılmalıdır. şlılarda karaciğer ve böbrek yetmezliği tehlikesi nedeniyle düşük dozlar­da verilmelidir. şlı hastada yüksek dozlar zihin karışıklığının artmasına ve beyin ödemine yol açabilir.

İlacın görece yüksek dozlarda verildiği durumlarda fiziksel ve ruhsal ba­ğımlılığın gelişip gelişmediği sık aralıklarla kontrol edilmelidir. Bunaltı çözücü ilaçlar cinsel dürtülerin zayıflamasına yol açabilir. Bunaltı­nın öncelikle cinsel sorunlardan kaynaklandığı durumlarda kullanılmaları uygun değildir.

Yatıştırıcılar kan yoluyla anne adayından bebeğe geçtiği için gebelikte kul­lanılmaları sakıncalıdır.

Ruhsal çöküntü olgularında yalnızca bunaltı çözücülerin kullanılması doğru değildir.
ilerlemiş olgularda deneyimli uz­manlarca uygulanan psikoterapiye ek olarak uygun ilaç tedavisine de başlanır.

Öncelikle uyku düzeninin olabildi­ğince normale dönmesi sağlanmalıdır. Uygun beslenme ve beden hareketleri hastanın sağlığına katkıda bulu­narak gerginliklere karşı direncini artı­rır. Bazı yatıştırıcıların kullanıl­ması da yararlı olabilir.

Bunaltı ruhsal çöküntü de eklen­mişse tedavide bunaltı çözücü ilaçlarla ruhsal çöküntü giderici ilaçlar birlikte kullanılabilir. Böyle birleşik tedaviler çoğunlukla etkili ve tehlike yaratmaz.
karmaşık psikoaktif ilaçlar ise an­cak psikoterapi uzmanının doğrudan denetimi altında kullanılabilir.

Bunaltı krizinin tedavisinde bazen yatıştırıcı ve spazm çözücü ilaçlar da kullanılabilir. tür tedaviye çok nöbetin uzun sürmesi, hastanın şlı ol­ması ve ileride uzun süreli tedavi yapma olasılığının bulunmaması duru­munda başvurulur. Hızlı etkili barbitüratlar akut panik nöbetini hemen ortadan kaldırır. kronik bunaltı olgularında hipnotik etkili barbitüratlar çok dikkatle kullanılmalıdır, çünkü ilaçlara ba­ğımlılık gelişme tehlikesi çok yüksektir.

Biyolojik Tedavi Suluk Tedavisi Nedir Google

Biyolojik Tedavi, Toprak Tedavisi, Sülük Tedavileri

Bazı doğal biyolojik maddeler günümüzde hâlâ çok tedavi­lerde geçerliliğini korumaktadır. Fakat doktorlar madde­ bilimsel tıp maddelerine yardımcı olarak kullanmayı yeğ­lerler.

Yararlı toprak: Çeşitleri olmakla birlikte en tanınmışı açık kahverengi toz şeklinde olanıdır. toprak, tüm akut ve kro­nik ağız, boğaz, solunum borusu iltihaplarının ve mide, bağırsak hastalıklarının, özellikle zehirlenmeler ile tifüs, ishal vb. hastalıkların tedavisinde 1-2 çay kaşığı kuru olarak da yarım bardak soğuk suya karıştırılarak alınır.
Ayrıca, gargara şeklinde de kullanılan iyileştirici özellikte­ toprak ağız zarı iltihabında, dişeti kanamalarında, anjin ve difteri tedavisinde de uygulanır.
Kuru olarak yara ve kaşıntı yerlerine, egzamalara ekildiği bulamaç haline getirilmiş şekilde diş apselerinin ve yara­ların iyileşmesinde etkilidir.

Kahve kömürü: Çekirdek kahvenin kömür haline gelince­ye kadar kavrulmasıyla edilen maddeye verilen addır. Kö­mür haline gelmiş kahve öğütülerek un kadar ince toz edilir. Bütün müköz zar iltihaplarında, soluk borusu ve ağız boşluğu iltihaplarında (bademcik iltihabı, difteri, anjin, bronşit), mide ve bağırsak kanalı hastalıkları (mide ve kalın­bağırsak nezlesi, ishal, tifüs, dizanteri ve baldır urları, basur memesi), iç hastalıkları (migren, gıda maddelerine karşı aşırı duyarlık) hastalıklarda kullanılır.

Kullanılışı: Genellikle günde üç kez çay kaşığı olmak üzere biraz su ile karıştırılarak alınır. Bazı akut ve ağır has­talıklarda saat başı kahve kaşığı verilebilir. Nezlelerde çimdik kahve kömürü tozu buruna çekilir. Boğaz ve bademcik iltihaplarında kahve kömürü tozu ile gargara yapılır. Dişetleri iltihaplarında çe nemlendirilmiş pamukla dişetlerine sürülür. Dış yaralara da miktar kahve kömürü tozu serpilir.

Sülük Tedavisi, Sülük ile Tedavi

Genellikle toplardamarlarla ilgili hastalıklar ve pıhtı oluşmasında sülükle tedavi yöntemi düşünüldüğünden çok basittir. Yüksek tansiyon, yerel iltihaplar, ortakulak iltihabı ve safrakesesi iltihabı durumlarda da uygulana­bilir.

Sülük Nasıl Kullanılır, Tıbbi Sülük: Deri iyice sabunla temizlendikten sonra (alkol da eter kesinlikle kullanılmamalıdır) şifalı sülükler istenilen yere tutturulur. Genellikle sülükler birkaç saniye da dakika için­de deriyi keserek kanı emmeye başlarlar. 15-20 dakika içinde tamamen şiştikten sonra deriyi kendiliklerinden bırakarak dü­şerler. Sülüğün emdiği yerde oluşan minicik yara süre kanamayı sürdürür. nedenle yara yerinin temiz tülbentle örtülmesi uygundur. Kanamanın anormal şekilde sür­mesi halinde yara yeri kuvvetli olarak sarılmalı da doktora başvurmalıdır. defasında 1-10 sülük kullanıla­bilir. Sülüklerin işi bittikten sonra sirke içine atılarak öldü­rülür. Mikrop taşıma olasılığına karşı kullanılmış sülüğün kullanılması sakıncalıdır. Anemi durumlarda da sülük kullanılmamalıdır.

Aramalar:

Dekubitus Ulserasyon Google

Dekübitus Ülserasyon

lezyonlar felçli ve bilinci kapalı hastalarda, uzun süre yatmaktan dola­yı yatak çarşaflarına temas deri bölgelerinin sürekli basınca bağlı oluşan lokalize iskemisi sonucu görülür.

Klinik özellikler

Tipik olarak ülserler sakrum veya kalça bölgesinde, topuk­lar, kafanın arkası skapula ve dirseklerde oluşur. Ülserler derine iner ve sulantılı olup kötü görünümlüdür.

Dekübitus Ülserasyon Tedavisi

Titiz ve dikkatli olan hasta bakıcısının yardımıyla hastanın basınç nok­talarının sürekli değiştirilmesi için çevrilmesi gereklidir. Koyun postu ­tak takımı, havalı yataklar dekübitus ülserlerini önlemede yardımcı olabi­lir. Ayrıca sağlanacak doğru beslenme ve sağlık uygulamaları ba­sınçla oluşan yaraları önlemede yardımcı olur.

Ülsere lezyonların her birinin toksik olmayan antibakteriyel solüsyon­larla temizlenmesi gereklidir. Ek olarak, yapışkan ve toksik olmayan ör­tücü pansumana ihtiyaç vardır. (Venöz ülserlerde olduğu )

Nöropatik ülserler

Nöropatik ülserler, sinirin yaralanmasından sonra görülen, derinin hipo-anestetik veya anestetik alanlarındaki ve istemsiz tekrarlayan travmalar so­nucu oluşur. Birleşik Krallık’ta ve Avrupa’da diyabetlilerde çok sık görü­lür dünyanın bazı bölgelerinde lepra yaygın sebeptir.

klinik özellikler

lezyonlar çok derine inebilir. Çoğunlukla ayak tabanlarında görülmesi­ne rağmen ayağın başka yerlerinde de oluşabilir.

Tedavisi

Lokal tedavinin, lezyonlar üzerine herhangi olumlu etki yapması beklenilemez. En etkili tedavi, sadece pansumanla veya herhangi malzemeyle zarar görmüş alanı korumaktır. Eğer mümkünse, anestetik alana yeniden duyu almayı sağlamaktır.

İz Elementleri Nedir Google

İz Elementleri

maddeler vücut için kaçınılmaz olup, en küçük mik­tarda olsa organizmaların gereksinim duyduğu madde­lerdir. elementler canlıların sağlıkları açısından çok büyük önem taşır.

En önemli iz elementleri olarak Bor (B); Kobalt (Co); Krom (Cr); Bakır (Cu): Flor (F); Demir (Fe); İyot (İ); Mangan (Mn); Molibden (Mo); Selenyum (Se); Silisyum (Si); Kalay (Sn); Vanadyum (V) ve Çinko (Zn) bilinmekte olup, bunların vücudundaki oranı %0,01′den azdır. (iz elementi)

elementin durumu atomların yapısı ile belirlenir

Atom o elementin en küçük birimi olup, o elementin tüm özelliklerine sahip­tir. Buna karşın atomlar da kendilerini belirten subatomar birimlerden oluşur. Fizik­çiler atomu en azından yüzden fazla parçaya ayırmışlardır. Bunlardan sadece üçü hem biyolog hem de kimyacılar için önem taşır. Bunlara”NÖTRON”, PRO­TON” ve”ELEKTRON”adı verilir. Nötron ve protonlar birbirlerine çok sıkı şe­kilde yerleşmiş olup, atomun merkezinde sıkı çekirdeği oluşturur. Elektronlar çekirdeğin etrafında yaklaşık ışık hızı ile hareket eder. Elektron ve protonlar elektrik yüklüdür. Her elektron negatif, her proton ise pozitif yüklü birim taşır . Nötron ise isminden de anlaşılacağı , elektriki olarak nötraldir; yani yüksüzdür. Kütlenin verilmesinde kullanılan alışılmış birimler, örneğin gram yerine ölçü birimi olarak, İn­giliz bilim adamı John Dalton’a izafeten, “DALTON” kullanılır. Nötron ve proton­ların her birinin kütle ağırlığı “Dalton”dur. elektronun kütlesi, aynı atomdaki proton veya nötronun 1/2000 ’sine denk düştüğünden, atomun kütlesinin he­saplanmasında elektronları dikkate almayabiliriz.

Düzen Sayısı ve Atom Ağırlığı

Elementlerin atomları subatomar parçacıklarının sayıları ile ayırt edilir. ele­mentin tüm atomları çekirdeklerinde aynı sayıda proton içerir. sayı söz konusu element için karekteristik olup, her elementin sembolünün sol tarafına eğik olarak ­zılarak ifade edilir. Örneğin He diye yazıldığında helyum elementinin atomu­nun çekirdeğinde iki adet proton içerdiği anlaşılır. Nötron sayısı, atom çekirde­ğindeki proton ve nötronların toplam sayıları; yani kütle sayısından edilir. Küt­le sayısı elementin sembolünün sol üst köşesinde verilir . helyum atomu için durumu ” \ He” diye yazabiliriz. Düzen sayısı proton sayısını verdiği için, kütle sa­yısından düzen sayısı çıkarılarak nötron sayısı edilir. Yani f He ‘da iki de nöt­ron olduğu böylece ortaya çıkar. sodyum atomunda (f/Na)l 1 proton, 11 elektron ve 12 nötron vardır. En basit atom yapısına sahip hidrojen (/ H)de nötron bulunmaz, elementin sadece nötronu ve onun etrafında dönen elektronu vardır. atomun kütlesi çekirdeğinde yoğunlaşır. Hem nötron hem de protonların dalton-luk kütlesi olduğundan, ölçüt atomun da kütlesini bize verir. Buna da “Atom Ağır­lığı” denir. Atom ağırlığı atomun kütlesini ifade eder. Atom ağırlığı; yani görece­li atom kütlesi boyutsuz büyüklüktür, nedenle de dalton olarak ifade edilmez. yüzden Helyumun atom ağırlığı dörttür (tamı tamına 4,032 ‘dir).

Ölümle Sipil Dağı Arasında Google

4 yıl sonra biri kalkıp,
- Bilgisayar ekranlarından yayılan XYZ ışınının kanser ihtimalini, % XZY oranında arttırdığını ispatlayacak,
8 yıl sonra biri kalkıp,
- İçinde şadığımız ve artık nerede ise her elektronik alette kullanılan kablosuz sistemlerin, ortalama ömrünü XYZ yıl kısalttığı ispatlayacak,
6 yıl sonra biri kalkıp,
- Ocak ayında yediğimiz çileklerin, kronik XYZ hastalığının ana nedeni olduğunu ispatlayacak,
7 yıl sonra biri kalkıp,
- “İş hayatında stresle başedebilme” derslerinin insanları çok hasta yaptığını ve artık verilmemesi gerektiğini ispatlayacak.

Nedir insanların tüketme hırsı? Tükettiğimiz, televizyon, telefon, çilek, domates mi? Yoksa sağlığımız ve hayatımız mı? Öyle da böyle hepimiz öleceğiz, kimsede şey götürmeyecek giderken. Modern Kölerin sahipleri; neden dingin hayata geçmiyorsunuz? Geçen her gün sizi biraz şlandırıp, güçsüzleştirken, fazla kazanmak için niye hırsınız? Neden gelecek nesillere örnek Alternatif şam Modelleri kurmuyorsunuz, kurulmasını desteklemiyorsunuz? (Alternatif şayan büyük kitleler olursa Modern Köleler kim olacak?)

Nursel Şimşek’e 13 yıl önce, 3 ay ömür biçmişler. Sipil Dağında yeni alternatif hayat kurarak hayatta kalmayı başarmış. Haberin detaylarını buradan okuyabilirsiniz. Alternatif şam ütopya değil, inanan insanlar bunu çadırda kalarak başarabiliyor.

Olmaya devlet cihanda, nefes sıhhat .

Aramalar:

Boyun Agrilari ve Boyun Anatomisi Google

Boyun Ağrıları, Baş Boyun Ağrısı

Boyun genellikle ihmal edilen bölgelerin başında gelir. Gerçekte boyun çok organ için bağlantı noktasıdır. Baş, omuzlar, kollar için kavşak görevi görür. Boyun başın vücudun diğer kısımları ile bağlantısını sağlar. Omurilik, sinirler ve kan damarlarını taşır. Bunun ötesinde boyun baş için destek işlevi görür. Büyük hareket kabiliyeti olması aynı zamanda darbelere ve zedelenmelere karşı açık olmasına yol açar. yüzden ağrı nedeni olarak omurga içerisinde belden sonra ikinci sırayı alır. çok omuz, kol ve baş ağrısının altında boyundaki ve diğer yapılardaki bozuklukları yatar. yüzden boyna gereken önemin ver­ilmesi gerekir. bölümün amacı bireylerin boyunlarına gereken önemi ver­melerini sağlamak, boyundan kaynaklanan ağrılarda başına alınması gereken önlemler konusunda yol göstermek, hasar meydana geldiğinde hekimin tavsiyesi ile birlikte yapılabilecek uygulamalar konusunda eğitmektir.

Boyun Anatomisi ve İşlevleri

Omurganın boyun bölümü 7 vertebra (omur) dan oluşur. Omurilikten çıkan 8 sinir, hareket ve duyu ile ilgili iletileri (ağrı dahil) baş ile omuz, göğüs kafesi ve kollar arasında getirip götürür. Kalp ile baş arasında kan taşıyan 4 ana atardamar da boyundan geçer.

Servikal omurgayı (boyun) oluşturan boyun omurları yukarıdan aşağı doğru C1-C7 olarak numaralandırılır. Bütün omurda enseden hissedilebilen çıkıntılar vardır; omurları birleştiren ve bağlar buraya yapışırlar. Nazik yapı sahip olan omurilik omurların merkezinden geçer ve onlar tarafın­dan korunur. Servikal sinirler çam ağacının dalları gibidir ve foramina denilen vertebraların arasındaki küçük deliklerden çıkarlar.

Vertebraların arasında onlara yapışık olan “disk” denilen kıkırdak benzeri yapılar vardır, bunlar şok etkileri emerek, omurlara ulaşmalarını engelleyen yastıkçıklar olarak işlev görürler. Tıpkı bel omurlarının arasındaki diskler , boyun omurlarının arasında yer alan disk­lerin de sert bağ dokusundan oluşmuş kapsül ile çevrelenen jelatinöz merkezi vardır. Yine bel omurlarında olduğu boyun omurları da arka bölgelerindeki sağlı sollu faset eklemlerle birbirine bağlanır.

Boyun omurganın herhangi başka yerinden çok fazla hareket eder. Daima başı dik tutan ve sayısız kombinasyonlarla üç temel yolda hareket ettir-ilebilen güçlü ve eğilebilir ve bağlar sistemidir.

Baş yukarı-aşağı (90 derecelik açılarla) sal­landığında, boyun omurlarının arasındaki disk­lerin içindeki sıvı çe sıkışır. Başın öne eğilmesine fleksiyon, arkaya eğilmesine ise ekstansiyon denir.

Baş iki yana sallandığında (yaklaşık 180 derece) boyun omurları birbiri üzerinde rotasyon yapar.

Baş omuzlara eğildiğinde (yaklaşık 120 derece) kaslar tarafta ılırken, diğer tarafta gerilir. Ortada yer alan C4, C5 ve C6 omurları eğme hareketinde çok yer alır. Başın eğildiği taraftaki foramina sıkışır.

Boyun, omurilik, sinirler ve kan damarları değerli yapıları korur. Boyundan kaynaklanan ağrı, kafatası, yüz, kulaklar, omuzlar, kollar, eller, par­maklar ve bazen de göğüs kafesi bölgelerde hissedilebilir. Buna yansıyan ağrı denir.

Karl Thiersch ve Thiersch Grafi 1822 – 1895 Google

Thiersch Grafı

Karl Thiersch 1822 –1895

KARLTHİERSCH. Münih’te doğdu. Berlin. Viyana ve Paris’te okuduktan sonra doktorluk unvanını şehrinin üniversi­tesinde kazandı.

1850′de Prusya ile Danimarka arasındaki savaşa katılmış ve büyük ortopedist cerrah Stromeyer’e yardımı ile ondan çok şey öğrenmiş ve hayli etkisinde kalmıştır. Savaştan sonra Erlangen Üniversitesi Cer­rahi Profesörlüğü’ne atanarak 13 yıl görevi ifa etti. 1857′dc Eeip-zig’deki Cerrahi Kürsüsü’ne alandı ve 28 yıl görevde kaldı. 1870′deki Fransız-Prusya Savaşı sırasında 12. Ordu’nun konsültan cerrahlığını ifa etti.
Profesör Thiersch cerrahiye hizmeti nispeten az olmakla beraber. 1874′de Alman Şirürji Derneği’ toplanışında takdim ettiği Thi­ersch graf’tnın mucidi olarak ismi hâlâ şamakladır. Thiersch kanali-külü, bıçağı ve antiseptik solüsyonu da onun buluşlarındandır.

Profesör Thiersch’in pratik cerrah olarak büyük ünü vardır. Lis-ter’in antisepsi metodunu uygulayanlardan biridir.

Leipzig’te 73 şında ölmüştür.